Cilt: 14 - Sayı: 1

ZEITSCHRIFT FÜR DIE WELT DER TÜRKEN

Son Sayı: Nisan 2022

Makaleler

Metin dil bilim, dil bilimin önemli kollarından biridir. Metni, metin yapan ölçütlerin neler olduğu üzerinde duran metin dil bilim, metindeki cümlelerin birbirleriyle ilişkilerini inceler. Cümleler arası ilişkiler esas alınarak küçük yapıya; cümlelerden yola çıkarak metnin bütünlüğünü sağlayan büyük yapıya ve tüm bu yapılara bağlı olarak bağdaşıklık ve tutarlılık ilkeleri incelenerek üst yapıya ulaşılır. Metin dil bilim, bahsedilen bu yapılar sayesinde metinlerin algılanıp anlamlandırılması sürecinde çeşitli çözümleme yöntemleriyle okura ve yazara ipuçları sunmaktadır. 

            Hasan Ali Toptaş, Türk Edebiyatı için önemli bir isim olmakla birlikte rahatsızlık duyduğu konuları, okuyucuya iletmek istediği mesajları olan bir isimdir. Onun iletmek istediği mesajlar, yüzey yapının altında metnin derinliklerinde saklıdır. Bu çalışmada Beni Kör Kuyularda romanının bu yönü metin dil bilimsel açıdan incelenip metnin görünen/anlaşılan kısmının yanı sıra derin yapısına, metinde saklı olan unsurlara ve metin dil bilimsel bağdaşıklığa eğilinecek ve tüm bu hususların Hasan Ali Toptaş’ın Beni Kör Kuyularda romanında nasıl gerçekleştiğine odaklanılacaktır.

Öteden beri kişioğlu karanlığın aydınlanması için bekleyip durmuştur. Aydınlanmanın yani gecenin bitip gündüzün başlamasının yeterli olmadığı durumlarda da geceye ışık olmaya çalışmışlardır.

Gece ve gündüz kavramları her dil ve edebiyatta sözcük olarak kendilerine yer bulmuşlardır. Türkçede gece ve gündüz, İngilizcede daytime and night, Almancada Tag und Nacht, Rusça Den' i noch' (День и ночь), Arapçada leyl ve nehâr (ليل نهار ), Farsça rûz ve şeb (روز و شب )  sözcükleriyle karşılanmıştır.

Gece ve gündüz kavramları Türk dili kültüründe ilk yazılı eserlerimizden itibaren işlenmeye başlamıştır. Köktürk yazıtlarında Bilge Kağan’ın “Öd tengri yaşar kişi oglı kop ölgeli törümiş.” Yani, “Zamanı Tanrı yaşar, insanoğlu hep ölmek için türemiş/yaratılmış.” Cümlesiyle felsefesi ortaya konulmuş zaman kavramının sınırlanmış çerçevesi, tün ve kün yani gece ve gündüz sözcüklerini ortaya koymaktadır. Tün ve kün diğer ifadeyle gece ve gündüz asırlar boyu atasözlerinde, hikâyelerde, masallarda şiirlerde, türkülerde ve daha birçok sözlü/yazılı türlerde kendini göstermiştir.

Türk dili ve kültüründe hep ilk önce gece kendisine yer bulmuş, gündüz onun takipçisi ve aydınlatıcısı olmuştur. Ancak bu durum farklı dil ve kültürlerde değişiklik gösterebilmektedir.

Eski türkçe metinler bağlamında, özellikle de Eski Uygurca resmî-hukuk belgelerinin, sivil dokumanların dilinde kullanılan sayısız terimler Türk hukuk dilinin eski bir tarihe sahip olduğunun göstergesidir. 

Uygur Kağanlığı dönemi ve daha sonraki dönemlerde farklı alfabe, yazı sistemleri ve çeşitli ortamlarda oluşan metnler dilimizin tarihine ışık tutan değerli kaynaklardır. Bu metinler araştırmacıların her zaman dikkat merkezinde olmasına rağmen, genel olarak hukuk belgelerinin, resmî vesikaların dili, hukuki, resmî anlam içeren metinlerin söz varlığı, kelimelerin türeme yolları geniş ve kapsamlı şekilde incelenmemiştir. Yapılan araştırmalar daha çok söz dizini veya tematik bölgüler bağlamında yürütülmüş, belgelerin dilinin lugat terkibi leksik-semantik, morfolojik kuruluşuna ve kökenine göre değerlendirilmemiştir. Resmî-iş üslubuna dair, hukuki kavramlar ve anlayışların adlandırılması ve türeme yolları, genel kullanıma ait olan kelimelerin terimleşme şekilleri ve süreçleri metinler bağlamında ortaya konulmalı, dilin kendi imkânları veya alıntılar aracılığıyla terim oluşturma hususları tarihsel olgular ışığında incelenmelidir. 

Eski türkçe metinlerin söz varlığı hukuki terimlerin de dilin kendi olanakları ve alıntılar olmak üzere iki yönde türediğini ortaya koymaktadır. Türkçenin yapısı ve gramer kaidelerini dikkate alarak hukuki terimler a) semantik, b) morfolojik, c) sentaktik, d) kalka (ödünçleme), e) kelimelerin kısaltılması şeklinde sınıflandırılabilir.

Çeşitli dönemlerde farklı işlevsellik sergileyen bu türeme yolları eski uygurca resmî-hukuki belgelerin dilinde de izlenilmektedir. Bildiride eski Türk hukuk belgeleri ışığında semantik yolla terimleşme konu edilmiş, kelime türetiminin en verimli ve ilkin yollarından olan bu usulde polisemiyanın (çokanlamlılık) mevkiyi, kelimelerin anlam değiştirmekle genel kullanımdan özel kullanıma – terime gecişi, kelimenin anlam genişlemesi gibi olgular tespit edilmiş, bu yolla terim oluşumunun tezahürleri incelenmişdir.

In dieser Arbeit werden wir aus dem Tonyukuk-Denkmal, das zu den Orkhon-Denkmälern gehört, Folgendes bestimmen; Satzstrukturen in türkischen Sprachen vor 1300 Jahren, welche Satzstruktur häufiger verwendet wurde und welche komplexen Sätze anders verwendet werden als in modernen türkischen Sprachen. Die Erforschung der Satzstrukturen antiker Schriftdenkmäler ist für die Bestimmung von Satzformen sowohl in den Sprachen der Mitte des Jahrhunderts als auch in der modernen türkischen Sprache unerlässlich. Um die Syntaxprobleme in den türkischen Sprachen beseitigen zu können, können wir uns heute als erste Quelle auf die antiken türkischen schriftlichen Denkmäler verweisen. Wie wir in Göktürk, Uigur und anderen alttürkischen Schriftdenkmälern wissen, gibt es keine Satzzeichen. Dies führt bei Originaltexten zu Schwierigkeiten, insbesondere bei der Bestimmung, wo die komplexen Sätze beginnen und enden. Diese Denkmäler, die einen langen Weg zurückgelegt haben, wurden bisher von verschiedenen Sprachexperten übersetzt. In diesem Übersetzungsprozess verursachten falsch geschriebene Satzzeichen die Bildung von verschiedenen Satzarten, zum Beispiel aus komplexen Sätzen wurden zwei einfachen Sätzen generiert und umgekehrt. Um dieses Problem zu beseitigen, ist es natürlich notwendig, sich auf den Originaltext zu verlassen und diesen richtig analysieren. In diesem Beitrag werden wir versuchen, anhand des Originaltextes auf die korrekte Interpunktion der im Tonyukuk-Denkmal verwendeten Sätze zu achten und festzustellen, welche Satzstrukturen statistisch mehr verwendet wurden.

Dünya arenasında hizmetleriyle öne çıkan birçok şahsiyet vardır. Farklı yaratıcı yönlere sahip olan bu kişilerin birçoğu da söz ustadıdır. Hizmetlerinin gelecek nesillere bıraktıkları edebi ve sanatsal dil örnekleriyle bitmediği de bir gerçektir. Daha da önemlisi, eşsiz eserleriyle dilimizin o dönemdeki fonetik, sözlüksel, morfolojik ve sözdizimsel manzarası hakkında da bizlere bilgi aktarmaktadırlar. Bütün bunlar sessiz bir dille geçmişe dönüşle öğrenilir ve gelecek nesillere aktarılır. Araştırmacının gözünden kaçmayan sanatsal örnekler tüm dil düzeylerini kapsasa da, bu dil düzeyleri arasında tarihsel sözlükbilim özellikle ilgi çekicidir. Sonuç olarak o dönem Türkçenin söz varlığının zenginleşme yolları hakkında yakından ve kapsamlı bilgi sahibi oluyoruz. Bu söz sanatı ustalarından biri de 13. yüzyıl şairi, döneminin önde gelen düşünürü Yunus Emre’dir. Yunus Emre’nin kelime dünyasının incelenmesi, genel olarak 13. yüzyıl Türkçenin tarihsel ve sözlüksel tablosunu ortaya koymaktadır. Döneminin bir tasavvuf şairidir. Tasavvuf felsefesinin önde gelen temsilcilerinden olduğu için Yunus Emre, kelimeyi sadece sahip olduğu etimon anlamıyla iletişime katmakla kalmaz, aynı zamanda kelimeye sonradan kazandırdığı yeni sözcük anlamı tanımlandırarak da sunar. Şair bu şekilde dilin söz varlığını zenginleşmesinde kendi beceri ve çabalarını esirgemediğini “ispatlar”. Yeni bir kelime hazinesinin oluşmasında elbette dil ve düşüncenin yakın bağlantısı sağlam bir temel rolünü oynamaktadır. Bütün bunlar, şairin sanatsal mirasının izlenimi zamanı sözcüğe olgusal olarak yaslanma sayesinde mümkündür. Bu zenginleşmede leksik-semantik kelime grupları başta olmak üzere, özellikle eş anlamlılık boyutunda yer alan kelimelerin, bir birine zıt kavramları ifade eden sözcüklerin ve yazım paralelliği yaşayan fakat anlambilimsel olarak diferensiyalleşen sözcüksel dil örneklerinin özel bir ağırlık sergilediği araştırma sonucu olarak belirlenmiştir. Özellikle ilgi çekici olan, Yunus Emre’nin eserlerinin dilinde kaydedilmiş sözcük birimlerinin bilimsel analizi, sesteş kelimeler aracılığıyla dilin söz varlığının zenginleştiğinin olgusal bir sunumunu ve doğrulanmasını sağlar.

Bu çalışmada okul öncesi öğretmenlerinin motor beceriler kapsamında ince ve kaba motor becerileri geliştirmek adına uyguladığı etkinliklerin çeşitli değişkenler açısından incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırmanın çalışma grubunu Malatya ili Yeşilyurt ilçesinde bulunan Milli Eğitim Bakanlığına bağlı bağımsız anaokullarında görev yapmakta olan 30 okul öncesi öğretmeni oluşturmaktadır. Araştırma verileri nitel araştırmalarda sıkça kullanılan görüşme tekniği ile toplanmıştır. Görüşme sırasında öğretmenlerin verdikleri cevaplar ses kaydı ile toplanıp, daha sonra bilgisayar ortamına aktarılarak nitel veri listesi oluşturulmuştur. Verilerin analizinde betimsel içerik analizi yöntemi kullanılmıştır. Okul öncesi öğretmenlerinin ince ve kaba motor becerileri geliştirmek adına uyguladığı etkinlik türleri, sıklığı ve karşılaşılan sorunların tanımlanmasında elde edilen kodlara ilişkin frekans ve yüzdelik dağılımları hesaplanarak tablolar şeklinde verilmiştir. Araştırmanın sonucunda, ince ve kaba motor beceri etkinliklerinin çeşitliliğinde sosyoekonomik bölgelerden kaynaklı belirgin farklar gözlemlenmezken, ortam, imkân ve hazırbulunuşluk, aile farklılıklardan ötürü düşük sosyoekonomik bölgede görev yapan öğretmenlerin ince motor beceri gelişiminde etkinlikleri tasarlarken problemler yaşadığı bulgusuna ulaşılmıştır. Üç bölgede de görev yapan öğretmenlerin kaba motor beceri gelişimine yönelik etkinlik tasarlarken çocukların yaralanmalarından tedirgin oldukları saptanmıştır. Uygulanan etkinlik sıklıkları bölgeler ve çocukların ilgi, ihtiyaçlarına göre şekillenmektedir.

Bu çalışma ile Romanya eğitim sistemi bağlamında bölgedeki Türk azınlığın ana dili eğitimi durumunun aydınlatılması amaçlanmıştır. Bu doğrultuda, ana dili hakları çerçevesinde Romanya’nın eğitim sistemi genel hatlarıyla betimlenmiş, ülkedeki Türk azınlığın yasal açıdan ve uygulama açısından ana dili eğitimlerinin ne durumda olduğu konusuna açıklık getirilmiştir. Araştırma, ülkedeki Türk azınlığın ana dili eğitimi durumlarının belirlenen amaca uygun olarak çeşitli bilimsel araştırmalar ve resmî belgeler yoluyla incelenip değerlendirilmesi dolayısıyla betimsel araştırma özelliği göstermektedir. Bu kapsamda, konuya ilişkin çeşitli bilimsel çalışmalar, araştırma raporları ile resmî evrak ve dokümanlardan verilerin toplanması, analiz edilmesi ve bunlardan hareketle yeni bilgi üretilmesi sürecinde içerik analizi yönteminden faydalanılmıştır. Araştırma neticesinde, Romanya’da Osmanlı Devleti egemenliği döneminde ve sonrasında kurulan Romanya Krallığı sürecinde Türkçe eğitimi konusunda sorun yaşanmadığı, ülkede Komünist rejimin yönetimi ele geçirmesinden itibaren ise Türkçe eğitim veren okullar için büyük zorluklar çıkartıldığı görülmüştür. Romanya’da 1989 yılında yaşanan rejim değişikliği ile başlayan demokratikleşme dönemi ve Avrupa Birliği’ne giriş sürecinde imzalanan Avrupa Azınlık Dilleri Konvansiyonu sayesinde azınlıkların kendi anadillerini kullanmaları ve bu dillerde eğitim yapabilmeleri konusunda önemli iyileşme ve imtiyazların elde edildiği, ancak yine de bölge halkının Türkçe eğitimi konusunda özendirilmesine yönelik birtakım proje ve etkinliklere ihtiyaç duyulduğu sonucuna varılmıştır.

 Sosyal medya, Web 2.0 teknolojisi ile birlikte ortaya çıkan, kullanıcıların sadece alıcı olma konumundan çıkarak aynı zamanda içerik üretmesine de imkân tanıyan bir kitle iletişim aracıdır. Instagram ise, kullanıcılar tarafından en çok tercih edilen ikinci sosyal medya aracıdır. Fotoğraf ve video düzenlemek için iyi seçenekler sunması, kullanıcıların birbiriyle kolay etkileşim kurmasını sağlaması, diğer sosyal medya araçlarının özelliklerini de barındırarak köprü görevi üstlenmesi, kullanıcı yaş ortalamasının gençlerden oluşması ve cep telefonu kullanımının yaygınlaşmasıyla erişilebilirliğinin kolaylaşması Instagramın ortaokul yaş grubunun en çok tercih ettiği sosyal medya araçlarından olmasını sağlamıştır.

Bu çalışmanın amacı Instagram içeriklerinde kullanılan deyimleri tespit etmektir. Araştırmada öğrencilerin takip ettiği 14 farklı kategoriden toplam 84 içerik incelenmiştir. Tarama modelinde betimsel bir nitelik taşıyan çalışmamızda içerikler sistematik tahlil yöntemiyle değerlendirilmiştir. Araştırmanın sonucunda 84 içerikten 50 tanesinde 95 adet deyim tespit edilmiştir. 95 deyimin 45 tanesi doğru bir şekilde kullanılırken 50 tanesi söz dizimi hataları ve deyimin kalıp olma özelliğini bozacak değişiklikler yapılarak yanlış kullanılmıştır. 

The field of onomology, which studies the origin and development of all special names in our language, is a special linguistic layer. The historical past, traditions and close political and economic ties of the Azerbaijani people with other nations are reflected in its onomastic structure. Oronyms are one of the main and active branches of the toponymic layer of Azerbaijan. Oronyms, in turn, include the names of mountains, valleys, hills, pastures, and other places. Examining the oronyms of Turkish origin based on ancient times in ancient Greek sources, it is clear that the oronyms of the ancient times in this area reflect the names of the tribes that played an important role in the ethnogenesis of our people and the places where they first settled. In this sense, ancient written monuments connected with the history of Azerbaijan and the works of ancient authors are a reliable source for the linguistic study of ethnonyms. Many ethnoses that retain their names in oronyms are mentioned in the works of ancient Greek authors have been exposed to  phonetical and grammatical change. The preservation of the names of ancient tribes - Mug, Pecheneg, Sabir, Tavr, Ganli, ect., helps to study the ethnic composition and origin of the people who first settled in this area.

Kültür, insanın insan tarafından tesis edilmiş çevresini ifade eder. Kültür çeşitli kodlardan oluşan bir bütündür. Bütün bunların yanı sıra kültür bütün yaşamı etkileyen bir yapıya sahiptir. Siyasal yaşam da sosyal yaşamın bir parçası olarak toplumda mevcuttur. Buna bağlı olarak kültürel politika toplumların geleceği açısından önemli roller içermektedir. Kültürel planlama da devlet ve toplum hayatındaki politik yollardan biri olarak yer almaktadır.

Cumhuriyet Dönemi’nde, özellikle Atatürk Dönemi’nde, reform ve yenilikler uygulama bakımından daha iyi olmuştur. Atatürk’ün kültür politikasında uygulamalı faaliyetlere önem verilmiştir. Daha önce düşünülemeyen pek çok mesele yasalaştırılmıştır. Bununla beraber, Atatürk sonrasında, yöneticiler, benimsenen reformların hayata geçirilmesi konusunda pek fazla başarılı olunamamıştır. Buna rağmen, Türkiye planlama konusunda güçlü bir geleneğe sahiptir. Türkiye, özellikle Cunhuriyet yönetimiyle beraber planlamada ileri seviyeye ulaşmıştır. Fakat kalkınma planlarının ekonomik önceliğe sahip olması gerçeğinden dolayı bu performans kültür sektöründe elde edilememiştir.

Bu çalışmada Türk Kalkınma Planları kültür sektör başlığı açısından araştırılmıştır. Özellikle dokuzuncu, onuncu ve onbirinci kalkınma planları incelenmiştir. Çalışmada teorik analiz yöntemi kullanılmıştır.

Toplum ve toplumu oluşturan farklı alanlar sürekli değişime uğrayarak varlığını sürdürmektedir. Nitekim ünlü filozof Herakleitos’un ‘aynı nehirde iki defa yıkanılmaz’ sözünden de anlayacağımız üzere sürekli değişen bir durum hali mevcuttur. Dolayısıyla bu değişim halini açıklamak üzere yeni kavramlar kullanılmaya başlanmıştır. Nitekim eski kavramlar var olan değişimleri açıklamada bazen eksik kalabilmektedir. İlk kez 1950/1960’lı yıllarda kullanılmaya başlanan ‘postmodernizm’ kavramı da meydana gelen bu değişimleri açıklamak amacıyla kullanılan bir kavram olmasına rağmen, üzerinde uzlaşmış ortak bir tanımı bulunmamaktadır. Tanım itibariyle muğlak bir konumda bulunan postmodernizmi mimari, sanat, kültür, kültürel çalışmalar, edebi metinler, ekonomi, politika gibi toplumun farklı alanlarında yansımalarını görmek mümkündür. İlk başlarda mimari alanında ortaya çıkan postmodern unsurların yansımaları daha sonra edebiyatta keskin bir şekilde görünürlük kazanmıştır. Edebiyat literatüründe modern dönemden sonrasını ifade eden postmodern dönemde anlatılarda içerik ve yöntem bakımından farklılıklar olduğu görülmektedir.

Siegfried Lenz, hem savaş sonrası yazını hem de çağdaş yazını kapsayan yapıtlarıyla Alman Yazınının önemli yazarlarından birisi olarak her zaman popüler yazarlar arasında yerini almıştır. Lenz, birçok dile çevrilen yapıtlarıyla Dünya Yazının da önemli bir ismi olmuştur. Kaleme aldığı konuları gerek dili gerekse aktarım biçimi ile oldukça başarılı bir şekilde işleyen yazar, hem tarihsel bir sürecin hem de kendi yaşam felsefesinin kapılarını okurlara açmıştır.

Bu çalışmada ele aldığımız “Saf Değiştiren” adlı roman, yazarın hem kendi yaşam felsefesinin hem de yazın dünyasının önemli bir ürünüdür. Yazar, bu romanda savaş, cephe ve askerlerin cephedeki durumlarını oldukça detaylı bir biçimde ele almış ve figürlerin bir tür kendilerini sorgulama yöntemleri ile savaşın etkilerini aracısız yansıtmıştır. 

Abstract

Selim Özdoğan ist ein türkischstämmiger deutscher Autor, der 1971 in Köln geboren und zweisprachig aufgewachsen ist. Nachdem er das Abitur gemacht hatte, studierte er Völkerkunde, Anglistik und Philosophie. Jedoch brach er sein Studium ab. Seit 1995 ist er als Schriftsteller tätig und veröffentlicht literarische Werke, wie z. B.: Es ist so einsam im Sattel, seit das Pferd tot ist (1995), Im Juli (2000), Trinkgeld vom Schicksal (2003), Die Tochter des Schmieds (2005), Heimstraße 52 (2011), Wieso Heimat, ich wohne zur Miete (2016), Wo noch Licht brennt (2017) (Özdogan, 2021). Der Roman “Die Tochter des Schmieds” ist der erste Band der Romantrilogie. In all der Fülle von Abhandlungen über typische Probleme und Motive in interkulturellen literarischen Werken, zu der auch der zu untersuchende Roman “Die Tochter des Schmieds” gezählt werden darf, soll in dieser Arbeit  -unabhängig von den anderen Bändern (Heimstraße 52,(2011) Wo noch Licht brennt (2017)- das Motiv des Schicksals untersucht werden. Das Schicksalsmotiv mag kein typisches Motiv der interkulturellen Literatur sein, jedoch handelt es sich um ein universales Motiv, das auch von Özdoğan in seinem Werk behandelt wird. Es soll in der vorliegenden Arbeit gezeigt werden, wie das Schicksalsmotiv in dem Roman verarbeitet wurde mit der Hoffnung nützliche Einsichten zum literarischen Werk zu liefern.

 

Teknolojiyi savunan, geçmişi yok sayan, müzeleri reddeden, makinayı öven, soyut sanata giden yolların en büyüğü niteliğini taşıyan Fütürizm, sürekli olan özgürlüğün ve yeniliğin peşindedir. Fütürizm akımı tasarım, edebiyat ve sanat alanında dinamik enerjiyi vurgulayan bir akım olmaktadır. Fütüristler dünyayı değiştirmek amacıyla, mimari, müzik ve moda gibi sanatın birçok alanında etkili olmuşlardır. Geçmişin izlerinin geleceğe bir mesaj olarak ileten pazırık halısı, motiflerin de bulunan anlamlarla fütürist sanat akımından izler barındırmaktadır. Altay dağları eteklerinde beşinci kurganda keşfi sağlanan pazırık halısı üzerinde bulunan motifler, fütürist sanat anlayışı benimseyerek yaratılan eserlere, moda ve tekstil tasarımı alanında üretilen ürünlere ilham kaynağı olmuştur. Bu bağlamda fütürist sanat anlayışıyla eserler verilen moda ve tekstil tasarımı alanında da gelecekçi, dinamik, gösterişli ve teknolojinin daha çok kullanıldığı ürünler verilmiştir. Bu çalışmanın amacı, üç boyutlu yazıcı teknolojisini moda ve tekstil tasarımı alanında kullanmak, üç boyutlu yazıcı teknolojisi kullanılarak üretilen moda ürününün aşamaları hakkında bilgiler vermek, geçmişin izlerini üzerindeki motiflerde taşıyan pazırık halısını fütürist bir anlayış benimseyerek yorumlamak ve geleceğin teknolojisi adını taşıyan üç boyutlu yazıcılar ile ürün tasarımı yaparak, hazır giysi üzerine yerleştirmektir. Fütüristik bir anlayışla, pazırık halı deseninin yeniden yorumlanması ve özgün tasarımlar elde edilmesi fikrinin moda ve tekstil tasarımı alanında eserler veren tasarımcılara ve araştırmacılara ilham olması çalışmayla hedeflenmiştir.

XVIII. yüzyılda kolonileşme faaliyetlerine girişen Avrupalı Devletlerin arasındaki rekabete Almanya da katılmış ve birliğini tamamlama yolunda diğer devletlerden geride kalmak istememiştir. 1800’lü yıllardan itibaren birbirinden bağımsız devletçikler halinde varlığını sürdüren Almanya 1871’de birliğini kurduktan sonra Afrika, Orta Doğu ve Kafkasya coğrafyalarında söz sahibi olmak amacında olmuştur. Bu tarihten sonra Alman yerleşimcilerin göç ettirilme politikası işlemeye başlamış olsa da Kafkasya coğrafyasındaki kolonileşme faaliyetlerinin daha önceki tarihlerde ve farklı bir şekilde gerçekleştiği görülmektedir. Rusya topraklarına yapılan Alman göçlerine dair dönüm noktası Rus Çariçesi II. Katherina dönemindedir. Alman asıllı olan Çariçe II. Katherina, Rusya tahtına geçtikten sonra (1762) Almanya’dan yerleşimcilerin Rusya topraklarına göç etmelerini arzu etmiştir. Amacı ise Rusya topraklarının zirai açıdan gelişmesidir. II. Katherina’nın çağrısı üzerine Almanlar, Rusya ve Kafkasya topraklarına göç etmeye başlamışlardır. Azerbaycan’a ilk Alman göçü ise 1818 yılında gerçekleşmiştir. Almanlar Azerbaycan topraklarında ilk olarak “Helenendorf” (Göygöl) ve “Annenfeld” (Şamkir) olarak adlandırdıkları köyleri kurmuşlardır. Daha sonrasında ise Grünfeld (Vurguna), Traubenfeld (Tovuz), Jelisawetinka (Agstafa), Georgsfeld (Çınarlı), Alexanderfeld (Gasamba) ve Eigenfeld (Irmaşlı) olmak üzere 6 köy daha kurulmuştur. Böylece Almanlar tarafından Azerbaycan’da 8 köy inşa edilmiştir. Bu köylerde hayatlarını sürdüren ve aynı zamanda Bakü’de de varlık gösteren Alman nüfusunun Azerbaycan ekonomisine ve mimari açıdan ülkenin gelişmesine katkı sundukları bilinmektedir. Göç ettikleri tarihlerden II. Dünya Savaşına kadar olan dönemde kendi kültürlerini Azerbaycan’da yaşamak ve yansıtmakta sıkıntı çekmemişler, aynı zamanda tecrübelerini büyük bir ustalıkla aktarmayı başarmışlardır. II. Dünya Savaşı esnasında Almanya’nın Rusya ile savaş halinde olması Rusya topraklarındaki Alman nüfusa karşı güven problemi oluşturmuş ve Stalin tarafından Alman nüfusun çoğunluğu Sibirya ile Kazakistan topraklarına göç ettirilmiştir. Bu çalışma ile Azerbaycan topraklarındaki Alman yerleşimcilerin hayat şartlarına ve geçim kaynaklarına değinilecek, mimari ile diğer ekonomik alanlarda bölgeye olan katkıları incelenecektir. 

In this study, master's theses written in the field of Library and Information Science (LIS) in Turkish Universities were analyzed. This study aims to identify and discuss the trends of studies dealing with LIS in Turkey. The research was conducted using qualitative research and, the data were collected and analyzed through content analysis. Master’s theses were accessed through the National Theses Database of the Council of Higher Education. The theses were categorized under a total of 6 titles according to their distribution over the years and types, types of investigation, data-collection method, social level, University distributions, and topics. The classification schemes for topics, research methods, data collection methods, and social levels of LIS used in the content analysis were those based on Jarvelin and Vakkari's. As a result of the study, it is seen that the year when the highest number of theses were completed is 2019 (18,34%), the theses handled mostly the topic of research on library and information service activities (10,04%). The number of theses written is higher at Hacettepe University (28,38%) than any of the other Universities. It is noteworthy that the university, which stands out in its graduate studies, is a member of iSchool.

Edebiyat turizmi, özellikle Avrupa’da yazarlar ve onların işleri ile ilişkilendirildiği destinasyonlara gerçek veya kurgusal mekânlara yapılan ziyaretlerle önem kazanan bir turizm türüdür. Turizm çeşitliliğinin arttırılıp tüm yıla yayılmasını sağlaması nedeniyle de büyük önem taşımaktadır. Türkiye çok zengin bir edebiyat kültürüne sahiptir. Değeri tam olarak anlaşıldığı takdirde edebiyat turizmi adına büyük kazanımlar sağlanabilecektir.

Kahramanmaraş güçlü bir kültürel birikime ve birçok özgün değere sahip bir şehirdir. Bu topraklar geçmişten günümüze birçok şair, yazar ve ozan yetiştirmiştir. Türkiye’den Yaratıcı Şehirler Ağı’na edebiyat teması ile başvuru yapmış tek şehirdir.

Çalışma Kahramanmaraş örneği üzerinden, Dünyada ve Türkiye’de edebiyat turizmi kavramına ve edebiyat turizmi uygulamalarına katkı sunmak amacıyla yapılmıştır. Çalışmada nitel araştırma yöntemlerinden doküman incelemesinden yararlanılarak durum analizi yapılmış ve edebiyat turizminin Kahramanmaraş’a kazandıracağı avantajlar ortaya konmuştur.

Kahramanmaraş’ta edebiyat turizminin gelişmesi adına şair ve yazarlarla ilgili mekânların farklı formatlarda edebiyat turizmine kazandırılmaları, edebiyat müzelerinin daha işlevsel hale getirilmeleri, edebiyat festivallerinin yapılması, edebiyat turizm rotalarının oluşturulması unsurları önem taşımaktadır. Kahramanmaraş’ın edebiyat turizminin geliştirilmesi hem ülke hem de bölgenin turizm ekonomisine büyük katkılar sağlayabilecektir.

Türkiye’de ise 1960lardan sonra kendini gösteren resim sanatındaki çağdaşlaşma hareketleri çerçevesinde örnekler vermeye başlayan postmodernizm uygulamalarının neredeyse tamamında batının izlerini görmek mümkündür. Bu dönemlerde postmodernizm modernizme karşı bir yapılanma moderniteyi araştıran ve eleştiren bir yapı ortaya koymaya çalışmıştır. Malum olunduğu üzere, aynı alan ve kulvarda yer alan izmler ya kendinden önceki izmi tamamen yok sayıp kendi mevcudiyetini var kılmak adına ya da onun doktorinlerini eleştirerek kendini öne çıkarmaya çalışarak yeni sav ve tezler ortaya atarak var olmaya çalışırlar.  Bu açıdan bakıldığında postmodernizmin ve modernizmi eleştirel mahiyette irdelemesi ve sonrasında yenilik hareketleri ile vücut bulmaya çalışmasında oldukça normaldir.Özellikle bu sanatçıların 1970’lerde Türkiye’de açtıkları sergilerin ilgi görmeye başlaması ve sonrasında çağdaş sanat bienallerinin Türk sanatçılara sağladığı etkileşim ortamı Çağdaş Türk Sanatı’nın ancak 1980’lerde örnekleri ile şekillenmeye başladığı söylenebilir. Bu araştırma, Türk resminin modernizm sürecinden postmodernizm evresine geçişin Türk resmine yansımaları noktasında tespitlerde bulunması sebebiyle önemlidir. Bu bağlamda Türkiye’de postmodernizm hareketlerinin ve postmodern anlayışın Türk resim sanatındaki örneklerine yer verilmiştir. Türk resim sanatının temsilcileri olarak bu doğrultuda eser vücuda getiren bazı ressamların topluma verdiği bazı mesajlar irdeleyerek ele alınmıştır.

20. yy.’ın son çeyreğinden beri üzerinde oldukça yazılan ve tartışılan Postmodern kavramını ve unsurlarını konu edinen bu çalışma, postmodernizm ve çeviribilim ilişkisini genel boyutları ile tartışmayı hedeflemektedir. Bunu ortaya koymaya çalışırken postmodern teriminin kavramsal temelleri ve çeviri söz konusu olduğunda postmodern akımın etkileri tartışılmaktadır. Ayrıca ortaya çıkan postmodern yaklaşımların çeviribilimde hangi yöntemsel yaklaşımların ortaya çıkmasına olanak hazırladığı da tartışma konusudur. Postmodernizmin önce edebiyata daha sonra ise çeviribilime etki etmesinden sonraki yaklaşımlar, kültürel çeviri, feminist çeviri, etik ve sosyolojik çeviri bağlamında tartışılırken, yazarın ölümünün ilan edilmesinin okur-çevirmenin doğuşunu imlemesi, çevirmeni bireysel ve toplumsal özellikleri ile de ortaya çıkarmaktadır. Böylelikle mevcut çalışmada, postmodernizmin çeviribilimdeki etkilerini gündeme getirerek soyut düzlemde tartışmak temel amaç iken; somut düzlemde yapılacak çalışmalar için ise pusula görevi üstlenmek niyeti mevcuttur. Sonuç olarak bahsi geçen çeviribilimdeki kuramsal yaklaşımlar kısaca tartışılarak var olan üzerinden betimsel bir çalışma yapılmakta, küçük çaplı öneriler getirilmektedir.

Bu araştırmanın amacı, Fairclough'un (1995) üç boyutlu modeli çerçevesinde, “Yaşam Kavgası(1978)” filminin mesaj taşıyıcı olarak kullandığı araçları analiz etmek ve filmdeki güç ilişkileri ve ideolojiyi ortaya çıkarmaktır. Bu araştırma ile de multimodal film söylem çalışmalarında Fairclough'un çerçevesinin kullanılabileceği kanıtlanmaktadır. Bulgular, tüketim aşamasında filmin çıkış döneminde yapılan bir eleştiride, film yönetmeninin kendisinde beklenilenden daha düşük sevide film çektiği kanısı bildirilirken, sanal sitelerdeki izleyicilerin yorumları (2008-2020) genel anlamda olumludur. “Yaşam Kavgası (1978)” filminde madenciliğe dair durumların zaman ve mekan açısından sınırlı tutulduğu görülmektedir. Vehip karakteri üzerinden ihtiyarlık sunumunda ise yaşlılığa dair dönemin mevcut klişeleri pekiştirilmiştir.  Emine karakterinin çeşitli davranış tanımları, “toplumsal cinsiyet” bağlamında “kadın” sunumuna aykırı olacak biçimde kelime dağarcığı, ses, ruh hali ve geçişlilik barındırmaktadır. Buna karşın sosyal aktörlerin üslup seçiminde, kadına ailenin birliğini sağlama görevi verilmesi ve kadının aile/eş olmaksızın sosyal hayatta yerinin olmadığı ile ilgili ideolojik duruş sergilenmiştir. Şükran’ın basılma sahnesinde Emine’nin üç erkeği yanına alarak gitmesi İslam’da “kadın-erkek şahitliği”ne metinlerarası göndermede bulunmuştur. Ana izlekte, acımasızlıkların ve zorlukların olduğu dünyada “aile”nin biricik yuva hatırlatılmaktadır. Ailenin, toplumsal ilişkilerdeki devamlılığı sağlamada ve koruyuculuğunu devam ettirmesindeki en büyük sorumluluk, Emine karakteri üzerinden kadına verildiği görülmektedir.